Anne, kucağa sığacak büyüklükte, beyaz bir beze sarılı siyah bir naylon torbaya doğru koşuyor. Feryat ederek haykırıyor:
“Canım yavrum!.. Canım yavrum!..”

Sonra torbayı kucağına alıyor; kokluyor, göğsüne sımsıkı bastırıyor ve titreyen elleriyle açmaya başlıyor.
İçinden insan kemikleri, bir kafatası, kana bulanmış giysiler ve tarifi mümkün olmayan bir acı çıkıyor.
Kafatasını bağrına basıyor. Onun gördüğü bir kemik değil; o, yüzü dünyanın en güzel delikanlısı gibi olan oğlunun başı.
Oğlu annesinin kucağına dönmüştür…
Ama bir torbanın içinde…
Kemiklere dönüşmüş hâlde…
Yine de anne, onun eksiksiz döndüğüne inanıyor. Onu iki kardeşinin yanına defnedecek. Böylece Filistinli bir ailenin fertleri yeniden bir araya gelecek:
Çadırın girişindeki bir mezarda, üç evlat…
İşlenen suça şahitlik edecek bir mezar taşı bile yok.
Geride ise, çadırlarına her giriş çıkışlarında evlatlarına selam veren iki iyi yürekli anne ve baba kalacak. O çadır artık onlar için beş kişilik ailenin geçici mezarıdır.
Bu hikâye on gün önce başlıyor.
Psikolojik rahatsızlıklarla mücadele eden genç, bir gün bilinmeze doğru çıkıp gidiyor.
O bilinmez, artık şehrin yüzde yetmişinden fazlasını kaplayan, enkaza dönmüş ve sarı çizgilerle “girilemez” ilan edilmiş ölüm bölgesidir.
Sadece on gün…
On gün, bir bedeni kemiklere çevirmeye; bir annenin yüreğini ise koca bir mezarlığa dönüştürmeye yetti.
Filistinli bir insanın bedeni on gün içinde nasıl kemiklere dönüşebilir?
Dünyanın vicdanı için ne kadar kolay bir hikâye…
Ama hissedilen acı, tarif edilemeyecek kadar ağır.
Dr. Said Muhammed el-Kahlut
Mira Haber – Ortadoğu Bağımsız Muhabir Ajansı Tarafsız değiliz. Ancak Mirahaber'de sadece gerçekleri okursunuz.
