Bin yılı silip bozkıra dönmek: Hangi özden bahsediyorsunuz?

Sosyal medyada bir görsel dolaşıyor: Solda bozkırda yay geren bir savaşçı kadın, sağda peçeli bir kadın. Altında soru: “Sizce bizim özümüz hangisi?” Soru masum görünüyor, cevabı ise baştan seçilmiş.
Görselin kurgusu şöyle: Bir yanda yemyeşil bir yayla, rüzgârda dalgalanan kurt sancağı, taşlara kazınmış harfler, renkli kaftan, elde ok ve yay. Öbür yanda bembeyaz, boş bir zemin önünde siyahlar içinde, yüzü görünmeyen bir kadın. Birine bütün bir manzara, renk ve hikâye verilmiş; ötekine yalnızca bir boşluk.
Bu bir soru değil, bir reklam afişi. Ürün de belli: “Özümüze dönüş.”
Savaşçının başında da börk var
Önce afişin kendi içindeki çelişkiye bakalım. “Özgür bozkır kadını” diye sunulan o savaşçının başı açık değil. Başında kocaman, kürklü, süslü bir börk var.
Demek ki “özümüz” denilen o bozkır kadını da başını örtüyormuş. O hâlde itiraz örtüye değil; örtünün Allah için takılmasına. Börk folklorsa serbest, başörtüsü ibadetse gerici. Azerbaycan’da kelağayı sahnede millî, sınıfta Arap sayılırken gördüğümüz çarpıklığın aynısı.
Dizi afişinden tarih çıkmaz
Soldaki görsel, yapay zekâya “epik bir Türk savaşçı kadın çiz” denince çıkan türden bir fantezi. Kusursuz bir yayla, tam ölçüsünde sancak, sahne ışığında bir yüz. Tarih değil, dizi afişi.
Gerçek tarih bu kadar fotojenik değildir. Bozkır hayatı, kışın donan çadırlar, kıtlık, kabile savaşları ve kurban edilen atlarla geçen sert bir hayattı. Bugün “öz” diye pazarlanan şey, o hayatın kendisi değil; şehirde, kahve elinde, telefon ekranında üretilmiş bir nostalji.

Bin yılı silip bin beş yüz yıl öncesine dönmek
Asıl soru şu: “Öz” neye denir?
Türkler 10. yüzyılda, Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han’ın Müslüman olmasıyla İslam’a büyük kitleler hâlinde girdi. O günden bugüne aşağı yukarı bin yıl geçti. Bu bin yılda Türkler; Malazgirt’te Anadolu’nun kapısını açtı, Selçuklu ile Haçlılara göğüs gerdi, Osmanlı ile altı yüz yıl İslam dünyasının bayrağını taşıdı, İstanbul’u fethetti.
Türkçenin bilinen en eski büyük eserlerine bakın. Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’i Allah’a hamd ve Peygamber’e salavatla açılır. Kaşgarlı Mahmud, Divânu Lugâti’t-Türk’ü Türkçeyi Araplara öğretmek için yazdı ve Abbasi halifesine sundu. Dede Korkut Kitabı bile ilk cümlesinde Korkut Ata’yı Peygamberimizin zamanına yakın yaşamış bir bilge olarak tanıtır. Türk dili yazı dili olarak İslam ile serpildi.
Şimdi birileri çıkıp bu bin yılı “yabancı” ilan ediyor ve ondan önceki birkaç yüzyıllık putperest dönemi “öz” diye sunuyor. Bu, bir ağacın kökünü bırakıp tohum kabuğuna “asıl ağaç budur” demeye benziyor.
Peçe meselesine dürüstçe bakmak
Afişin bir hilesi daha var: Sağ tarafa boş bir zemin önünde simsiyah bir peçe konmuş. Amaç, peçeyi bu topraklara yabancı, “Arap işi” bir şey gibi göstermek. Oysa peçe bu milletin tarihine hiç de yabancı değildir.
Osmanlı şehirlerinde, İstanbul’da, Bursa’da, Edirne’de hanımlar sokağa ferace ve yaşmakla çıkardı. 19. yüzyılda çarşaf ve peçe yaygınlaştı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında bazı belediyelerin peçe ve çarşafı yasaklayan kararlar alması da bunun ne kadar yaygın olduğunu gösterir. Yani afişin “yabancı” diye gösterdiği kare, aslında büyük ninelerimizin karesidir.
Öte yandan Anadolu köylerinde nineler yazmasıyla, tülbendiyle örtündü. Türklerde yüz örtüsünün tarihi ise henüz derli toplu bir araştırmaya konu olmuş değildir. Elimizdeki seyyah notları dağınık, tek tek gözlemlerdir; bunlardan “Türk kadını yüzünü örtmezdi” gibi genel bir hüküm çıkarmak ilmî değildir. Bilinen şu ki peçe, Osmanlı’nın son dönemine kadar şehirli hanımın gündelik kıyafetiydi. Tesettürün biçimi şehre, köye ve asra göre değişti. Peçe de yazma da çarşaf da bu milletin kendi malıdır.
Doğrusu şu: Özümüz bir kıyafet değildir. Ne kaftan ne peçe. Özümüz, bin yıl önce gönülden kabul edilen inançtır. Tesettür de o inancın emridir; biçimi coğrafyaya göre değişir, emri değişmez. Afişin asıl hilesi de burada: Size iki kıyafet gösterip bir inancı seçtirmeye çalışıyor.
Kur’an’ın cevabı: Kavimler tanışmak içindir
Milliyet ile din arasında kavga çıkarmaya çalışanlara Kur’an bu soruyu çoktan cevaplamıştır:
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَأُنْثَىٰ وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا ۚ إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ
“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkek ile bir kadından yarattık. Birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”
(Hucurât Suresi, 49/13)
Türk olmak bir nimettir, bir kimliktir, bir tanışma vesilesidir. Ama insanı Allah katında değerli kılan soy değil, takvadır. Türklüğü İslam’ın karşısına koymak, bir milletin bin yıllık şerefini kendi elleriyle yırtmaktır.
Sorunun doğru cevabı
“Sizce bizim özümüz hangisi?” sorusunun cevabı iki kareden hiçbiri değil.
Özümüz, beyaz kefenini giyip Malazgirt’e giren Alparslan’dır. Özümüz, İstanbul surlarına “Ya Fetih” diyerek yürüyen ordudur. Özümüz, köy evinde yazmasını bağlayıp Kur’an okuyan ninelerimizdir.
Bu özü kurt sancaklı bir dizi afişiyle değiştirmeye kalkanlara tek bir şey söylenir: Siz geçmişe dönmüyorsunuz, geçmişi silmeye çalışıyorsunuz.
İlgili yazı:
Ceket Paris’ten, etek Londra’dan, yasak Bakü’den: Bunun adı Türklük mü?




Yorum yaz