Screenshot 171

İslamabad mutabakatı: Savaşın ardından masada kaybeden kim?

ABD’nin Baskı Politikası İran’ı Masaya Daha Güçlü mü Oturttu?

ABD ile İran arasında imzalanan “İslamabad Mutabakatı”, bölgede askeri gerilimi düşürmeye yönelik önemli bir adım olarak sunulsa da, anlaşmanın içeriği Washington ve Tel Aviv’in hedeflerine ne ölçüde ulaştığı sorusunu yeniden gündeme taşıdı.

Mutabakat metninde İran’ın füze programına ve bölgedeki müttefik gruplara verdiği desteğe dair açık bir madde yer almaması dikkat çekti. Oysa bu iki başlık, uzun süredir ABD ve İsrail’in Tahran’a yönelik baskı politikasının merkezinde bulunuyordu. Bu nedenle bazı değerlendirmelere göre mutabakat, İran’ın stratejik dosyalarında geri adım attığını değil, aksine temel kırmızı çizgilerini koruduğunu gösteriyor.

Anlaşmanın en kritik başlığı olan nükleer program konusunda da nihai çözüm yerine yeni bir müzakere süreci öne çıkıyor. İran’ın yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumun bir kısmını Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı denetiminde seyreltilmesini kabul etmesi, mutabakatın somut maddelerinden biri olarak öne çıktı. Ancak bu adımın, askeri baskı olmadan da diplomasi yoluyla gündeme gelebileceği yorumları yapılıyor.

Mutabakatın en tartışmalı yönlerinden biri ise Hürmüz Boğazı oldu. Dünyanın en kritik enerji geçiş hatlarından biri olan boğazda ticari geçişlerin güvenliği, daha önce uluslararası deniz hukuku ve bölgedeki ABD varlığı üzerinden ele alınıyordu. Yeni mutabakatla birlikte İran’ın bu hatta daha meşru ve görünür bir rol elde ettiği değerlendirmesi yapılıyor.

Metinde Amerikan askeri varlığına ilişkin ifadeler de dikkat çekti. ABD güçlerinin İran sınırlarına yakın bölgelerdeki konumuna dair maddeler belirsiz yazılmış olsa da, Washington’ın bölgedeki askeri baskıyı azaltma ihtimalini masaya koymuş olması başlı başına önemli bir gelişme olarak görülüyor.

Bu tablo, ABD ve İsrail’in mutabakatı “stratejik başarı” olarak sunmasına rağmen, sahadaki sonuçların daha karmaşık olduğunu gösteriyor. Çünkü anlaşma, İran’ın füze kapasitesini, bölgesel nüfuz ağını ve temel güvenlik doktrinini doğrudan hedef almıyor. Nükleer başlık ise tamamen çözülmüş değil; yalnızca yeni bir pazarlık sürecine devredilmiş durumda.

Buna karşılık İran içinde yaşanan son savaş tecrübesinin siyasi elitleri daha sert bir çizgiye ittiği belirtiliyor. ABD ve İsrail’in askeri baskısının, Tahran’da “güvenliğin tek garantisi caydırıcılık kapasitesidir” düşüncesini güçlendirdiği yorumları öne çıkıyor.

Bu nedenle İslamabad Mutabakatı, yalnızca bir ateşkes veya diplomatik belge olarak değil; ABD’nin baskı politikasının sınırlarını, İran’ın ise krizden nasıl bir stratejik alan açarak çıktığını gösteren yeni bir dönüm noktası olarak okunuyor.

Kaynak: Mira Haber

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir